Sığınağa vardığımda avcıların hala peşimde olduğunu biliyorum. Vicdanım yapma diyor. Neden diyorum, susuyor. Eh benim vicdanım da bu kadar işte. Şu anda o aptalları düşünecek değilim, topladığım bilgiler ile en kısa zamanda topuklamama gerek bu lanet adadan.
Sığınağın kapısı ağır ağır açılırken tekrar bir sıcaklık basıyor beni, burnumda gazyağı kokusu. Garip.
İçerideki bütün gazyağını topluyorum. Şişe, kova, leğen, sıvı depolanacak ne varsa ona dolduruyorum. Fazla vaktim yok. Hiç vaktim yok aslında, avcılar kapıyı kırıp içeri girdiler bile.
Çığlıklar, birbirine çarpan metallerin sesi, tekrar çığlıklar. Topladığım gazyağının nerdeyse hepsini bulunduğum kata –bu kat çatı katının hemen altındaki kat oluyor, isterseniz en üst kat diyebilirsiniz, ya da demeyebilirsiniz.- boca edip elimde iki dolu şişe ve eşyalarım ile çatı katına çıkıyorum. Elimde kalan son yağı da orada kullandıktan sonra cebimden iki tane çakmaktaşı çıkarıyorum. Önce nazikçe birbirine sürtüyorum onları, arzuyla birbirini okşayan iki aşık gibi. Sonra sertçe birbirlerine çarptığımda ihtiyacım olan kıvılcımı elde ediyorum. Çatı katı yanarken önce eşyalarımı, sonra da kendimi çatı katına giren cılız ışığın kaynağı olan küçük pencereden aşağı atıyorum.
Yere düştüğümde hasar alıyorum tabii ki de. Kırık kemikler. Ama ölümsüz bedenimi zorlayıp koşmaya başlıyorum. Sığınaktan sadece çığlıklar geliyor artık, metal seslerinden eser yok. Çıkardığım yangının çevre binalara yayıldığını görünce ağzımdan tek bir kelime dökülüyor.
“Hasiktir”
28 Mart 1748, tarihe Büyük Londra Yangını olarak geçiyor. Maddi zarar o zamanın parasıyla 1 milyon pound. Ölü sayısı, bilinmiyor.