30 Ekim 2010 Cumartesi

Vampire The Masquerade - Black Günlükleri XII

Sığınağa vardığımda avcıların hala peşimde olduğunu biliyorum. Vicdanım yapma diyor. Neden diyorum, susuyor. Eh benim vicdanım da bu kadar işte. Şu anda o aptalları düşünecek değilim, topladığım bilgiler ile en kısa zamanda topuklamama gerek bu lanet adadan.

Sığınağın kapısı ağır ağır açılırken tekrar bir sıcaklık basıyor beni, burnumda gazyağı kokusu. Garip.

İçerideki bütün gazyağını topluyorum. Şişe, kova, leğen, sıvı depolanacak ne varsa ona dolduruyorum. Fazla vaktim yok. Hiç vaktim yok aslında, avcılar kapıyı kırıp içeri girdiler bile.

Çığlıklar, birbirine çarpan metallerin sesi, tekrar çığlıklar. Topladığım gazyağının nerdeyse hepsini bulunduğum kata –bu kat çatı katının hemen altındaki kat oluyor, isterseniz en üst kat diyebilirsiniz, ya da demeyebilirsiniz.- boca edip elimde iki dolu şişe ve eşyalarım ile çatı katına çıkıyorum. Elimde kalan son yağı da orada kullandıktan sonra cebimden iki tane çakmaktaşı çıkarıyorum. Önce nazikçe birbirine sürtüyorum onları, arzuyla birbirini okşayan iki aşık gibi. Sonra sertçe birbirlerine çarptığımda ihtiyacım olan kıvılcımı elde ediyorum. Çatı katı yanarken önce eşyalarımı, sonra da kendimi çatı katına giren cılız ışığın kaynağı olan küçük pencereden aşağı atıyorum.

Yere düştüğümde hasar alıyorum tabii ki de. Kırık kemikler. Ama ölümsüz bedenimi zorlayıp koşmaya başlıyorum. Sığınaktan sadece çığlıklar geliyor artık, metal seslerinden eser yok. Çıkardığım yangının çevre binalara yayıldığını görünce ağzımdan tek bir kelime dökülüyor.

“Hasiktir”

28 Mart 1748, tarihe Büyük Londra Yangını olarak geçiyor. Maddi zarar o zamanın parasıyla 1 milyon pound. Ölü sayısı, bilinmiyor.

28 Ekim 2010 Perşembe

Vampire The Masquerade - Black Günlükleri XI

28 Mart

Avcılar bütün şehri sarmış durumda. Gerizekalı Prens eğlenceye daha az düşkün olsaydı, bütün bunlar başımıza gelmezdi. Boşver bunları, bir an önce bu lanet adadan kaçmalıyım. İkinci anavatanım olan Prag, türümün en güçlü kalelerinden biri. Oraya ulaşabilirsem güvende olurum.

Londra'daki Malkavianlar doğrusunu söylemek gerekirse, beklediğimden çok daha aşağı. Tamam, Prag'daki Malkavianlarda çok elit bir topluluk değil belki(ben hariç tabii ki) ama hiç olmazsa sofra adabımız var ve ender de olsa bilimsel fikir alışverişi yapabiliyordum. Londra'nın Malkavian yaşlısı bile yok. Yani var da, yok. Kendini 7 sene önce bir odaya kapatmış, günde iki kere verilen fareler ile besleniyor. Meh, zavallılar. Bizim Prag'daki yaşamımızı görseler ne yaparlar acaba. El değmemiş kız ve oğlan çocukları, yeni doğmuş bebekler, yeni doğum yapmış kadınlar, hamile kadınlar... Bizim menümüzün sınırı, hayal gücümüz.

Güneş battı. Artık dışarı çıkabilirim, her ne kadar tehlikeli olsa da burada daha fazla kalmak istemiyorum. Beslendim, dün geceki duruma bir daha düşmem.

Fransa'ya gidecek bir gemi arıyorum Londra rıhtımında. Amacım burdan Paris'e gidip güzel Prens'in korumasına sığınmak. Evet, mantıklı. Özledim zaten onu.

Aklım cinsellikten başka şeylerde olsaydı, peşimdekileri görebilirdim. İki kişiler. Pelerinleri var, ne silah taşıdıklarını göremiyorum. Kalabalık içinde beni yok etmeye çalışamazlar, yoksa millete neden benim toza dönüştüğümü açıklamak zorunda kalabilirler. Onları sığınağa götürmemi bekliyorlar. Sığınağın yerini öğrendikten sonra da, hepimizin işini bitirecekler. Onları hayal kırıklığına uğratmak istemem.

Planı kurdum kafamda, attım hafızaya. Beyin bedava sonuçta, niye hamallık yapayım? Onları sığınağa götüreceğim, onlar klandaşlarımı yok ederken aradan sıvışacağım. Burdan ayrılacağım gemi de hazır. Herşey hazır.

Elimdeki silahlar, kabzasında ailemim arması bulunan bir hançer ve disiplinlerim.