30 Eylül 2010 Perşembe

Onca çağ boyunca akıl hep kötülük sayıldı. Her tür hakarete uğradı. Münkir dendi, maddeci dendi, sömürgeci dendi. Her türlü töhmet yönetildi. Sürgünler, afarozlar, mala mülke el koymalar, tüm işkenceler uygulandı. Alay edildi, zincire vuruldu, darağacına gönderildi. Bunların hepsi, dünyaya yaşayan bilincin gözüyle bakabilen, rasyonel bağlantılar kurmak gibi hayatî bir işlevi yerine getirebilen akıllara uygulandı. Ama yine de, bu insanlar zincire vurulmuşken, zindanlara atılmışken, gizli köşelere sığınmışken, filozofların hücrelerine tıkılmışken, atöleyelerinde ter dökerken, yine de düşünmeyi sürdürdüler. Ve onlar ne kadar düşünebildiyse, insan nesli o oranda sağ kalabildi. Bunca yüzyıllık akılsızlığa tapma sırasında insan nesli hangi duraklamalara tahammül etmeyi seçmişse, hangi tür gaddarlıklar uygulanmışsa, hepsi aslında, buğdayın su verilirse büyüyebileceğini, kavisli dizilen taşların bir açı oluşturacağını, ikiyle ikinin dört ettiğini, işkencenin sevgiye hizmet etmediğini ve hayatın yıkımla beslenemeyeceğini görebilen insanlar sayesinde sürebildi. O insanların sayesinde diğerleri, insan olma kıvılcımını yakalayabildikleri anları yaşayabildiler ve varoluşlarını sürdürmeleri ancak o anlar sayesinde mümkün oldu. Onlara ekmek pişirmesini öğreten, yaralarına pansuman yapmasını, silahlarını imal etmesini öğreten hep akıllı adamdı. Sonunda cezaevleri yapıp o adamı içeri tıktılar. Olağanüstü bir enerjiyle doluydu o insan ve gözü kara bir cömertliğe sahipti. Duraklamanın insanlığın kaderi olmadığını biliyordu. Beceriksizlik, insanın doğası sayılamazdı. Zekâsının en soylu, en sevinçli güç olduğunun farkındaydı. Yalnızca kendisinin hissedebildiği o varoluş sevgisine hizmet adına çalışmayı sürdürdü. Emeğini yağmalayanlar için, kendisini hapse atanlar için, işkence edenler için çalıştı, onların imtiyazlarının bedelini kendi hayatıyla ödedi. Bu onun şerefi ve aynı zamanda suçuydu. Onların kendisine suçluluk duygusunu öğretmesine izin verdiği için suçluydu. Kurbanlık hayvan rolünü kabul ettiği için, zekâsı yüzünden cezalandırılmayı, hunharların sunaklarında can vermeyi benimsediği için suçluydu. İşin acı yani şu ki, insanoğlunun kurduğu her sunakta, hep insanı kurban ettiler, hayvanı yücelttiler. İnsanoğlu her zaman, insanın değil hayvanın niteliklerine taptı. İçgüdü idolü ve kuvvet idolü, mistikler ve krallar... Mistikler sorumsuz bilinç peşindeydi, kendi karanlık duygularının akıldan üstün olduğunu iddia ediyorlardı, bilginin nedensiz, kör püskürmeler haline geldiğini, bunlara körü körüne itaat edilmesi gerektiğini, bunlardan kimsenin kuşku duyamayacağını savunmaktaydılar. Krallar ise, pençeleri ve kaslarıyla yönetiyorlardı. Yöntemleri fetih, amaçları yağmaydı. Kullandıkları gücün aracı da, sopalar ya da silahlarıydı. İnsan ruhunun savunucuları insanın ruhu için kaygı duyarken, insan bedeninin savunucuları da, onun midesi için kaygılanmaktaydı. Ama her ikisi de, onun aklına karşı olma noktasında birleşiyorlardı. Oysa hiç kimse, en aşağı düzeydeki insan bile, kendi beynini tümüyle reddetmez. Mantık dışı bir şeye kimse inanmamıştır. Onların inanabildiği, adaletsiz şeylerdir. İnsan ne zaman aklı reddetmişse, nedeni hep, itiraf etmesini aklının engelleyeceği bir amaç yüzündendir. Çelişkileri savunmaya kalkışması bile, birinin imkansız yükleri kabulleneceğine, birinin bunu kendi acılarıyla, kendi hayatını vererek gerçekleştireceğine güvendiği içindir. Her tür çelişkinin bedeli yıkımdır. Adaletsizliği mümkün kılan, kurbanlar olmuştur. Hayvanın yönetmesini mümkün kılan da, akıl sahibi insan olmuştur. Yeryüzündeki her mantıksız inancın amacı, mantığı parçalayıp yok etmek olmuştur. Kendini feda etmeyi öneren her vaazın amacı, yeteneği parçalayıp yok etmektir. Yağmacılar bunun her zaman farkında olmuştur. Bilmeyen bizdik.

Şimdi bizim de gerçeği görme vaktimiz geldi. Şimdi bizden tapmamızı istedikleri şey, bir zamanlar Tanrı ya da kral kılığında sunulmuş olan şey, yeteneksiz bir insanın çıplak, çarpık, akılsız figürü. Yeni ideal bu. Uğruna yaşanacak yeni amaç bu. Ve tüm insanlar buna yaklaşabildikleri ölçüde ödüllendirilecek. Bize bunun, sıradan adamın çağı olduğunu söylüyorlar. Bu sıfata herkes, beceremediği şeyler ölçüsünde sahip çıkabilir. Göstermediği çabalar sayesinde soyluluk düzeyine yükselebilir. Sergilemediği değerler için alkışlanır, üretmediği şeylerin parasını alır. Ama biz, yetenekli olma suçunun sahipleri biz, onun emirleri altında çalışıp onu beslemek zorunda kalırız, tek ödülümüz de onun keyfi olur. En büyük katkıyı biz yaparken, en az söz hakkı bize verilir. Düşünme kapasitemiz daha yüksek olduğu için, kendi düşüncelerimize sahip olmamıza izin verilmez. Eyleme geçecek kararlar alma hakkına sahibiz, ama kendi seçtiğimiz eylemlere geçmemize izin verilmez. Çalışamayacak insanların çıkardığı yönergeler ve kontroller altında çalışırız. Enerjimizi onlar kullanır, çünkü kendi enerjileri yok, üretimimizi de onlar kullanır, çünkü üretemiyorlar. Bunun imkansız olduğunu, uygulanamayacağını mı söyleyeceksiniz? Onlar bunun farkında, ama siz değilsiniz. Onlar da zaten sizin bunu bilmeyişinize güveniyor. İnsanlık sınırının dışına kadar çalışmaya devam etmenizi, ömrünüz yettikçe onları besleyip durmanızı bekliyorlar. Siz yıkılınca, nasıl olsa başka bir kurban ortaya çıkar, onları beslemeyi sürdürür, diye bekliyorlar. Her çıkan kurbanın süresi de daha kıza olacak. Onların amacı, tarihteki tüm yağmacılar gibi, yağmanın kendi ömür süreleri boyunca devam edebilmesi. Daha önce bu hep sağlandı, çünkü bir tek kuşak içinde tüm kurbanlarını bitiremediler.

Ama bu sefer, süremeyecek. Kurbanlar greve gitti. Kurban edilmeye karşı grevdeyiz, bunu mümkün kılan ahlâkî ilkeye karşı grevdeyiz. Bir insanın diğer bir insan için var olması inancına karşı grevdeyiz. İnsanlarla ilişkilerimizi ancak kendi koşullarımızla sürdüreceğiz, o koşul da, insanın kendisinin bir amaç olduğu, başkalarının amacı için kullanılamayacağı kuralı. Biz kendi kuralımızı onlara zorla empoze etme peşinde değiliz. Neye inanmak istiyorlarsa ona inanmakta serbestler. Ama bu sefer, inançlarını seçtiklerinde biz olmadan sağ kalmak zorundalar. Bu sefer kendi inançlarının ne anlama geldiğini kesinlikle öğrenecekler. O inanç yüzyıllar boyunca, ancak kurbanların onayı ile devam edebildi. Kurbanlar uyulması imkânsız bir kurala uymayı kabul ettiği için sürebildi. Ama artık o kural çökecek. Bu öyle bir kural ki, uyanlar değil, uymayanlar sayesinde yaşıyor, azizlerin sevapları sayesinde değil, günahkârların lütuflarıyla sürüyor. Biz artık günahkâr olmamaya karar verdik. O ahlâk kurallarını ihlâl etmekten vazgeçtik. Onun varlığını dünyadan sileceğiz ve bunu da dayanamayacağı tek yöntemle yapacağız: Ona itaat ederek. İşte itaat ediyoruz. Uyuyoruz kurala. İnsanlarla ilişkilerimizde onların diğer kurallarına harfi harfine uyuyor, istemedikleri kötülüklerden onları koruyoruz. Akıl mı kötü? Aklımızın etkilerini toplumdan geri çektik. Bize ait hiçbir fikir onlar tarafından bilinmeyecek ve kullanılmayacak. Yetenek bencil bir kötülükmüş, öyle mi? Onu da rekabetten çektik, yeteneksizlere bütün fırsatları bıraktık. Servet peşinde koşmak açgözlülükmüş, tüm kötülüklerin köküymüş! Artık servet sahibi olma peşinde koşmuyoruz. Sağ kalmaya yetecek miktardan fazla kazanmak günahmış! Bulabildiğimiz en aşağı işlerde çalışıyoruz, kaslarımızla para kazanıyoruz, temel ihtiyaçlarımza yetecek kadardan fazla kazanmıyoruz. Dünyaya zarar verecek bir kuruşluk buluş veya icat olmaksızın. Başarılı olmak bir günah, çünkü başaranlar hep zayıflara karşı güçlü bir konum elde ediyor, öyle mi? Artık zayıflara kendi ihtiraslarımız yüklemiyoruz. Biz olmadan ilerlemeleri için meydanı onlara bıraktık. İşveren olmak mı kötü? Hiçbir şeyin sahibi değiliz. Dünyada var olmaktan zevk almak mı kötü? Onların dünyasında hiçbir zevk aramıyoruz, dayanması en zor olan buydu. Onların dünyası hakkında duygularımız artık tam onların istediği gibi. Kayıtsızlık, boşluk, sıfır, ölümün işareti. Biz insanlara istiyoruz dedikleri, yüzyıllardır iyidir diye aradıkları herşeyi veriyoruz. Şimdi görsünler bakalım istiyorlar mıymış!


John Galt

28 Eylül 2010 Salı

Vampire The Masquerade - Black Günlükleri X

8 gün boyunca kütüphaneden çıkmadım. Beslenmedimde, ama bir süre daha idare edebilirim. Buradaki kitaplar öyle değerli ki, öylesine muhteşem ki, kimsenin dikkatini çekmiyor. Toplam 2203 kitap var bu yeraltı kütüphanesinde. Keşke hepsini teker teker okuyabilecek zamanım olsa.

Bulduğum eski yazmalara göre (İsa'dan bile eski) şu ana kadar sadece bir Malkavian deliliğininden geçici bir süreliğine olsa da, kurtulmayı başarmış. Ama nasıl başarmış yazmıyor. Bu vampirin adı, atasının adı yok, sanki biri bu bilgileri itinayla silmiş, ya da ben normalden de fazla paranoyaklaştım. Hala yaşıyor mu bu vampir? Sanmam.

Ayak sesleri... Birisi buraya koşar adım geliyor.

Kapı aniden açıldığında ben dövüşe hazırım. Az önce üstünde oturduğum tahta tabure elimde bir silah artık. Ama beslenmediğimden ötürü, zayıfım.

Neyse ki, dövüşmeye gerek kalmıyor. İçeri giren Prens'in yardımcılarından biri.

"Gitmeliyiz! Avcılar!"

Bir yerden bir sıcaklık geliyor. Yeryüzüne çıktığımda Prens'in adamları ile pelerinli bir grup insan dövüşmekte. Tedirgin oluyorum, ne de olsa ilk savaşım. Daha önce hep savunmasız insanları öldürdüm.

Prens'in yardımcısı beni kapılardan, gizli geçitlerden geçirip çatışmadan uzaklaştırıyor. İçimden bir ses onun fazla yaşamayacağını söylüyor. İçimdeki ses her zamanki gibi haklı çıkınca seviniyorum, Prens'in yardımcısı kalbine saplanan okla yere düşüyor. Kimin yaptığını görmem için arkamı dönmeme gerek yok. Bir avcı, tatar yayını dolduruyor.

Üzerinde en çok çalıştığım disiplinimi kullanıp deliliğimi ona da bulaştırıyorum. Normalde yerde kahkaha ata ata sürünmesi gerekirken gözü seğirip hafif bir tebessüm ediyor. Disiplinlerimin avcılar üstüne normalden daha az etkili olduğunu biliyorum, ama bu kadar az etkili olduğunu değil.

Neyse, bu kadarı bile yeterli bana. Tatar yayını dolduramadan üstüne atlıyorum. Suratına yumruklarımı indiriyorum. İndiriyorum. İndiriyorum. Vücudumun kontrolü bende değil artık. İkinci yaşamımdaki ilk kudurmamı o anda tecrübe ediyorum.

Kendime geldiğimde avcının suratı tamamem dağılmış bir halde, ama hala hayatta. Ellerimdeki kanı yalıyorum. Tadı normal. Savunmasız insanların kanları, korkunca salgılanan hormonlar sayesinde daha tatlı oluyor. Ama seçme şansım yok, bulduğumu yiyeceğim. Dişlerimi boynuna geçirdiğimde kendine geliyor avcı, gözden geriye kalanlar faltaşı gibi açılıyor. Kurtulmaya çalışıyor, ama nafile. Kontrol bende. Bende.

Ondan sonra Prens'in yardımcısını kurutuyorum. Kontol bende.

Kendimi iyi hissediyorum. Ama ne kadar iyi hissedersem hissedeyim, bir avcı ordusuyla başa çıkamam. Tek şansım topuklamak.

Topuklarım popoma vura vura koşuyorum Londra sokaklarında. Aklımda tek bir düşünce var, Prag'a geri dönmek!

24 Eylül 2010 Cuma

Vampire The Masquerade - Black Günlükleri IX

İlk krizimden itibaren 5 sene geçti.

Sene 1748. Aylardan Mart. Leydim Atreus araştırmalarım için gerekli kitapları okumam için Londra’ya gitmeme izin verdi. Yolculuğuma başladığımda, henüz bir insanken bir süre bulunmuştum Londra’da ama o süreyi şimdi ile kıyaslamam çok yanlış olur. O zaman bu dünya hakkında hiçbir halt bilmeyen bir gençtim. Şimdi ise bu dünya hakkında daha çok bilgim var. Başkalarının bildiğimi sandığından da çok.

Mart 20

Araştırmalarıma başladım. Şehirin Prens’i bana iyi davranıyor, şimdilik. Benden korkuyor. Şimdiye kadar benden korkmayan tek vampir, Paris Prens’i idi. Kendisi bir Toreador’du ve çok hoş bir bayandı. Hiç unutmam, Paris’teki ilk gecemde beni yatağına davet etmişti. Onunla sevişirken bir ara sanki kalbimin yeniden atmaya başladığını hissetmişim.

Konuyu dağıtmayayım. Bu hızla gidersem, araştırmam bir hafta gibi bir sürede bitecek gibi gözüküyor. Ama içimde kötü bir his var. 1-2 gündür anafikiri ateş olan hayaller görüyorum.