19 Ağustos 2010 Perşembe

Vampire: The Masquerade - Black Günlükleri I

Bendeniz Thomas Christopher Agustus Amadeus Corvus Cosmos Blackmoore. 18. Yüzyıl’ın başlarında, güney İrlanda’da doğdum(tam tarih 1708). Babam İngiltere’den oraya sürgüne gönderilen Lord Abraham Blackmoore idi. Annem ise babamın tebaasından sıradan bir köylü idi. Yüzyıllar boyunca Londra’dan dışarı adımını atmayan Blackmoore ailesi, babam yüzünden o ilkel adaya sürülmüştü. Annemi ise hiç tanımıyorum. Babamın metreslerinden sadece biriydi. Beni ve kız kardeşimi doğururken öldü zaten. İlk cinayetimi doğar doğmaz işledim.

Kardeşim ile benim çocukluğumuz babamızın şatosunda geçti, dışarı çıkmamıza izin yoktu. Kız kardeşim ile çok yakındık, ki bu çok doğal birşeydi. Babamız bize uzaktı, tek arkadaşımız birbirimizdik. Babamdan her ne kadar hoşlanmasam da hakkını vermeliyim, eğitimimiz için gerçekten çok uğaştı. İngiltere’den çeşitli öğretmenler getirdi,üstelik kız kardeşimin de okuma yazmayı öğrenmesini istiyordu. En güzelini de, sona sakladım. Muazzam bir kütüphaneye sahipti. Kardeşimle okumayı öğrenir öğrenmez bu kütüphaneyi mesken tuttuk. Edebiyattan, Pagan tanrılarına, dönemin ilkel bilimlerine kadar pek çok konu ile ilgili kitaplar vardı.

Kız kardeşimden hiç bahsetmedim. Babam, kendisinden beklenmeyen bir incelik yapıp ona, annemizin adını vermiş: Mary. Tabi sonuna Elizabeth eklemiş sonradan, Londra’dakilere birazcık da olsa yaranabilmek için. Yumuşak siyah saçları, ipeksi teni ile bir melek gibiydi, ona hep meleğim derdim zaten. O da bundan çok hoşlanırdı, gözlerinin içi gülerdi.

Eninde sonunda çocukluğu gerimizde bırakıp, ergenliğe adımımızı attık. Birbirimizden başka tanıdığımız olmadığından, ayrıca ergenliğin getirdiği hormonsal değişiklerle birbirimize aşık olmamız kaçınılmazdı. Bunu kimsenin anlayamayacağından gizli tuttuk. Birbirimize zaten yakın olduğumuzdan, ne şatodaki uşaklar, ne de babamız şüphelenmedi bizden. Zaman geçtikçe, birbirimize dokunmaya başladık. Bu dokunmalar, öpüşmelere, öpüşmeler de sevişmelere dönüştü. İlk sevişmemiz kütüphanede oldu, tamamen yalnız kalabildiğimiz tek yer orasıydı çünkü. İkimizde çocuktuk o zamanlar, yaptığımız hataların farkında değildik. Eh tabi, doğum kontrol diye bir şey de yoktu tabi o zamanlar, paso sevişiyorduk.

Zamanla, Mary’nin karnı büyüdükçe endişelenmeye başladık. Endişemiz korkuya, korkumuz dehşete dönüştü. Tahminimle hamileliğinin 5. ayında Mary içine girdiği depresyona yenik düştü, ve intihar etti. Cesedinin yanına kimseyi yaklaştırmadım, babamı bile. Karnını gizleyecek bol giysilerle, şatonun bahçesine, annemizin yanına gömdüm onu tek başıma. O zaman 17 yaşındaydım ve ikinci cinayetimi işlemiştim.

Mary’nin ölümünü atlatmam hiç te kolay olmadı. Kendimi okumaya verdim ama kütüphanedeki her kitabı en az üç kere okuduğumdan pek yardımcı olmadı. Kütüphane artık gözüme değişik gözüküyordu. Kitapların bulunduğu yerden çok Mary ile benim en samimi duygularımızı paylaştığımız yerdi.

20 yaşıma bastığım gün artık burada daha fazla kalamayacağımı anladım. Kütüphaneye son bir kez gittim. Orada yaşadıklarımızı son bir kez hatırladım, ve şatoyu terkettim.

İlk durağım Londra idi. Babamın anlata anlata bitiremediği o meşhur Londra pek te güzel gözükmedi gözüme. Aşırı büyük bir tualet gibiydi. Ancak bütün kötü taraflarına rağmen, pisliğin altında iyi şeyler de vardı, sadece sabırlıca kazmak gerekiyordu.

Paris ikinci durağım oldu. Orayı Londra’dan daha güzel bulduğumu söylemem yerinde olur. Bir sonraki durağım Madrid, her açıdan bir hayal kırıklığı idi. İspanya’nın sıcak havası, İrlanda’ya hiç te benzemiyordu. Zaten doğru dürüst bir şey de yoktu, tam bir hayal kırıklığı.

Roma, Berlin, Prag, Budapeşte, Bükreş, Atina, Konstantiniyye, Sivastapol ve son olarak Moskova. Gençliğin verdiği özgüven sayesinde aptaldım o zamanlar. Arkamda baya belirgin izler bıraktığımın farkında değildim.

Hiç yorum yok: